Ruhsal Şifa ve Hipnoz ile Tedavi

Hisseden Fakat Bilmeyen İnsan

hisseden-fakat-bilmeyen

 

Hisseden, fakat bilmeyen insan

Bugünkü toplumu oluşturan tüm bireyler bir şeyler hissediyorlar, ama hissettiklerinin ne olduğunu, nereden geldiğini bilmiyorlar.

Aslında hissetmek, iradi bir konudur. Bunu üç şekilde analiz edebiliriz:

 

1- Düşünce (Bunu direksiyon başındaki kişi gibi de alabiliriz).

2- Duygu (Bunun içine sezgiyi de katabiliriz. Bunlar da gücü, yani motoru oluşturuyor.

3- Eylem, fiiliyat (Bu da arabanın tekerleğini oluşturuyor. Kuşkusuz bir amaç düşünebiliriz, bir gayemiz vardır).

Her düşünce bir istek, bir duygu oluşturur. Bu duygu da bizi harekete geçirir. Duygunun taşıdığı enerji, şiddeti, ondaki nitelik, sizin hareketinizin niteliğini oluşturur. Fakat tüm bunların temelinde irade ve iradenin bir duyguyu uyarması söz konusudur.

Acaba biz duygularımızı yönlendirebiliyor ya da yönetebiliyor muyuz? İşte irade burada devreye giriyor. İnsanlara iradeyi kullanma eğitimi vermek gerekir. Bugün duygularımız her şeyi yönetir durumdadır. Çünkü insanlığın gelişiminde irade ile düşüncenin birlikte devreye girmesi en son olan şeydir, çünkü insanlar düşünmeyi öğrenmemişlerdir. Duygular baskın çıkmıştır. Şuuraltı mekanizması duyularla çalışmaktadır.

Onun için "Hisseden, ama düşünmeyen insan" demek, günümüz insanına daha çok yakışmaktadır.

Hem dünyada, hem de ülkemizde bir dejenerasyon söz konusudur. Ancak fazla üzülmeye de gerek yoktur, çünkü her değişim ve gelişme, dejenerasyonun sonucu olacaktır.

Dejenerasyon olmadan gelişme olamaz.

Sıkıntılarımızın büyük bir bölümü, his, duygu ve düşüncelerimizin dejenere olmasından kaynaklanıyor. Duygularımız doğayla olan uyum ve düzeni sağlar. İnsanlığı düşünceler değil, duygular yönetmektedir. Dejenere olmuş duygularla hareket edildiği için, kendimizi mutsuz hissediyoruz. Neden? Çünkü duygularımızın baskısı bilgiden daha fazladır. Bunu her zaman fark ediyoruz. Hislerimize dikkat edip, onları iyi yönetmeliyiz. Hisler, kullanmamız gereken bir enerji yaratır. Öyle hisler vardır ki, bizi de çevremizi de yer bitirir.

Bir de enerji üreten hisler vardır ki; hem bizi, hem de çevremizi besler. Şu halde; hisleri kontrol ederken, iki şeyi düşünmemiz gerekir:

1- Negatif hisler (yiyen, bitiren, tükten)

2- Pozitif hisler (yaratan, besleyen)

Kendini tanıma çalışmalarında hislerimizi kontrol ederken; enerji üreten mi, enerji tüketen mi, ona dikkat etmeliyiz. Geleceğimizi kontrol edebilmemiz için bunlara gereksinim vardır. Aksi halde hastalıklar oluşur. Rahatsızlıklarımızın büyük çoğunluğu duygularımızın enerji yiyen içerikte olmasından ileri gelir. Bu durum iradeyi felce uğratır.

Pozitif bir duygu içerisinde kaldığımız sürece, hem enerji tüketen bu açık musluğu kapatırız, hem de o düşük enerji düzeyli ortamdan başkalarını da kurtarmış oluruz. Bu bizim ailemiz olur, çevremiz olur, daha geniş bir topluluk olur ve gittikçe genişler.

Meseleyi sadece birey olarak düşünmeyelim. Şayet bu tüketici duyguyu oluşturan varlıklar bir araya gelirse korkunç bir girdap oluşur. Onun önünde durulamaz. Eski Hinduların sözünü ettiği karma konusu, duyguların enerji üreten ya da enerji tüketen olmasından kaynaklanıyordu. Enerji tüketen duyguları, enerji üreten duygular haline getirmek için pek çok kez bedenlenmemiz şart olmuştur. Sürekli enkarnasyonların nedeni budur.

Toplum içinde bazen birbirimizin enerjilerinden yararlanırız. Eşler birbirlerinden, arkadaşlar birbirlerinden, hatta toplumlar birbirlerinden enerji çekerek yaşamlarını sürdürürler.

Enerji yaratan duyguların en yükseği de sevgi duygusudur. Sürekli pozitif ve yüksek titreşimli bir duygu halidir sevgi. Bu yüzden sevgiye önem verilmiştir. Ancak öyle bir toplumda, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki; bütün yayınlar, konuşmalar, giyim, yemek, hepsi enerji tüketici birer ortam oluşturuyor.

Şimdi size soruyorum: Enerji çekip alabileceğiniz yerler ya da dostlarınız var mı? Oraya gittiğinizde enerji dolmuş olarak ayrılın. Bunlar çok önemlidir. Eğer öyle bir yer varsa, oraya sık sık gidin. Herkes bunun farkına varamaz (pozitif enerjinin). Bu, hoşa gitmek konusu değil, orada sıcaklık hisseder, dolu dolu olursunuz. Öyle yerler, öyle kimseler vardır. Enerji yaratan kimselerin yanında durarak sonunda siz de benzeme yoluyla enerji üretmeye başlarsınız. O zaman çevrenizde odaklanmalar başlar, hatta hayvanlar da sizin çevrenizde dolaşır ve sizden bir şeyler almaya başlar. Gerçek dostluk budur; onlar birbirlerini çekerler, cezbederler. Gerçek dost, size enerji verebilen kişidir, siz de o enerjiyi alırsınız. Sonra sizden ona, ondan size enerji takasları başlayacaktır. Gerek ailede, gerekse çevrede dostluklarınızı böyle ayarlamanız gerekmektedir.

Öyle iş yerleri vardır ki, orada sanki enerji emerler, herkesin rengi sararmıştır. Bazıları ise, manevi sömürücüdür, bütün enerjinizi çeker alır ve bitkin bir hale düşersiniz. Sanki bir hafta çalışmış gibi, bir günde bitersiniz yorgunluktan. Çevrenizde enerji yiyen varlıklar olabilir, kendisi üretmez, ama yer bitirir. Bunlar çok önemlidir. Bunları fark edip, ona göre hareket edin.

Yolda yürürken bile birden bire yorgun bir hale düşersiniz; baş ağrıları oluşur, halsizlik başlar. Sanki şekeriniz yükselmiş ya da tansiyonunuz düşmüş gibi bir hale girersiniz. Oysaki enerjiniz alınmıştır. O halde kendinizi korumanız, kontrol altında tutmanız gerekiyor.

Bunun en iyi yönü, pozitif düşünce içinde olmanız ve zihninizi sürekli olarak yüksek titreşim içinde tutmanızdır. Bunun da en kolay yolu, sevgi konusunu; al gülüm, ver gülüm durumundan soyutlayıp, nitelikli bir karaktere sokmaktır. Her şeyde bir güzellik görmeye çalışmaktır. Her şeyin ardında bir güzellik görmeye çalışırsanız, ardından mutlaka bir sevgi reaksiyonu doğar. Olabildiğince, mertebe eleştiriden kaçarak. Yani onu da öyle kabul edeceksiniz. O öyledir. O insanı öyle kabul edeceksiniz. Onlar bizim yargılarımıza göre oluşturulmuş değildir. Çok büyük planlar üzerine hazırlanmış işlemlerdir. Onlarda mevcut enerjiyi fark edip bize vermek istediği hedefleri yakalamak gerek. Çoğu kez bizler "Allah bunu da niye yaratmış sanki" gibi ukalaca sorular da sorarız. Bunlar yanlış şeylerdir. Bu şekilde düşünce kontrolleri yapmalı ve Yaratıcı imajinasyona geniş yer vermeliyiz. Yaratıcı imajinasyonlarla duygularımızı yönlendirmemiz kabildir. İyi ve yüksek şeyler tahayyül ederek, olumlu şeyler imajine ederek, duygularınızı yönlendirebilirsiniz.

O duygularınız, artık o imajinasyonunuza göre hareket etmeye, oluşmaya başlar. Bunun kanıtları çoktur. Bunun en basit denemesi ipnotik translarda yapılan çalışmalardır. Örneğin, bir kişinin başarısız olduğu bir durumu için normal yaşamında elde edemediği bir şeyi, ipnotik transta elde etmesi kolaydır. Bu, onun şuuraltı ile ilgili bir çalışmasıdır ve çok önemlidir. Çok dikkat edilerek kontrol altına alınması gereken bir konudur. İnsan kendi şuuraltına hitap ederek onu kontrol edebilir. Bunu yapmak zorundayız.

Enerji tüketen durumdan, enerji üreten bir duruma gelmeliyiz. Bunun da çıkış yolu şuuraltımızın çalışmasını değiştirmektir. Negatif enerji üreten şuuraltının kontrol edilip, ona yardım edilmesi gereklidir.

Genellikle çocukluktan itibaren şuuraltına itmiş olduğumuz yanlış enerjiler, zamansız oluşturduğumuz enerjiler ya da doğru olmayan bilgiler şuuraltında çok büyük etkileri oluşturmuştur ve bu zararlar yanlış işleyişler, mekanizmanın aksak çalışması, bizde negatif enerjilerin ortaya çıkmasına negatif yorumların, düşüncelerin oluşmasına neden olur. Bu bakımdan şuuraltımızla ilişkimizi çok iyi düzenlemek durumundayız. Bu o kadar da zor değildir. Herkes şuuraltı ile olan ilişkiyi kontrol edebilir, anlayabilir. Hislerinizi doğru kullandığınız zaman, o sizde bir enerji artışını muhakkak oluşturacaktır. Bu size doğru duygunun verdiği bir mutluluktur, tattır. Ayrıca, yaşamda bir uyum hissedersiniz. Bu sizin insanlarla aranızda oluşan bir uyumdur. Herkesle uyum halinde olursunuz. Takıntılar azalır ve yok olur. Terslik olsa bile, onun kendiliğinden düzeldiğini görürsünüz. Bir anda her şey düzelir ve bütün yanlış anlamalar ortadan kalkar. Bu sizin doğru duygular içinde bulunduğunuz zaman oluşur. Doğru duygular içinde olmadığınız zaman da, çok negatif, oldukça tehlikeli durumlar yaratan birtakım başka sorunlar ortaya çıkar. İntikam duyguları, kıskançlık duygusu, kötülük yapma isteği gibi, dinlerin günah saydığı birçok duygular ortaya dökülür.

İşte tekrar başa dönersek, enerji üreten ve enerji tüketen duyguları konuşmuş oluyoruz. Doğru duygu demek, enerji yaratan duygu demektir. Bu duyguyu sezgi ile karıştırmayalım. Bu bizim üstün varlığımız ile beraber, içinde bulunduğumuz halettir. Enerji yaratan bütün duyguları güçlendirmek, diğerlerinden uzak durmak bir yaşam modeli olabilir. Eğer sanatla uğraşıyorsanız, o uğraş sizde enerji yaratan duyguları güçlendiriyorsa, çok iyidir. Bu; resim, edebiyat, müzik vb. olabilir.

Dostlarınızı bile buna göre seçmelisiniz. Gittiğiniz toplantıları, çevrenizi, eğlence türünüzü buna göre seçmelisiniz. TV’de programlar izliyorsunuz, acaba sonrasında bu bana enerji mi verdi, enerji mi çekti diye hiç düşündünüz mü? Çoğu kez enerjinizi bunlar çekip almıştır. Bizim medyamız, hatta karikatür dergileri ve TV dahil, bizim enerjimizle yaşayan varlıklar durumundadır. Biz de buna avuç açıyoruz. İzlediğimiz film ya da oyun sonrası, ölü gibi yatağa gidiyoruz.

Oysaki diri bir halde gitmeliyiz. Ama size enerji veren bir tiyatro izlerseniz ya da sanatla uğraşırsanız, dirilirsiniz.

Bazen bir kitap okuyorum, gözlerim açılıyor, uykum kaçıyor, çünkü ondan zevk alıyorum. Çünkü enerji alıyorum. Bazen de kendimi çok yorgun hissediyorum.

Bunlar size basit gibi gelmesin, çok önemlidir, yaşamın her kesiminde bunlarla karşılaşırız. Sevgiyi de bu bakımdan ele alınız. Eşler, dostlar arasındaki sevginin de; enerji tüketen değil, enerji üreten sevgi olması gerek. Enerjiyi yaratmalı ve vermelidir. Bu şekilde olursa; yaşam denizinde yelken açıp, rahatça gidersiniz. Eğer biri vermeyi, ötekisi de almayı sürdürürse; sonunda pil biter ve kopmalar başlar. Sonra da uzmanlar bu konuyu ele alır ve ekonomik, sosyolojik bakımdan yorumlara girişirler. İşte parasızlık, imkânsızlık gibi yaklaşımlar olur. Aslında maddesel oluşumlar da onların enerjileriyle ilgili bir konudur. Biriktirdikleri enerjiyle, rezonans haline girdikleri enerji farklıdır. Neyi nerede kullanacaklarını bilmiyorlar. Boşa enerji harcanıyor. Üretkenlik çok önemlidir. Üretkenlik, enerji üretmektir. Kozmik etkinliğe iştirak etmek böyle olur.

Bu bakımdan; şuur, şuuraltı, düşünce ve duygular arasında çok yakın ilişki vardır. Bu konular üzerinde araştırmalar yapın. İradenize düşman olan, ters gelen konuları saptayın. Enerji dağılmalarının, harcanmalarının asıl nedenleri, varlıkların birbirlerinin enerjilerini tüketme meylinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Oturduğumuz yerde hazır enerji almayı daha çok tercih yeğliyoruz.

Bir de eşyaya karşı aşırı bağlılık, aşırı cazibe duyma konusu vardır. Buna eski Sufi ifadeyle "Şehvet" derler. Sonradan her şeyde olduğu gibi şehvet sözcüğü de asıl Sufi manasını kaybedip saptırmış ve seksüel cazibe anlamında kullanılmıştır. Aslında insanın en büyük düşmanı, onun eşyaya olan bağlılığı ve eşyanın cazibesidir.

Bizim bir kusurumuz daha var! Bir şeyi yapmaya karar verip uygulayamıyoruz. Acaba bunu mu yapsam, ötekine mi başlasam derken, yıllar geçiyor. Oysa bizler bir şeyin duygusunu aldıktan sonra, onun bilgisine ulaşmak zorundayız. Bu da uygulama ile olur. Hemen uygulamaya geçmek gerek.

Bu enerji dağılması, tembellik, aşırı eşyaya bağlılık, siz buna eşkoşma, özdeşleşme de diyebilirsiniz ki, bu bireyde bir hastalık yaratır. Gerçekten dikkat etmek gerek, sağlıklı, dinamik bir kişinin bir şey istemesi, emretmesi karşısında irade muhakkak ona itaat eder. Kim ki gerçekten bedensel zayıflıklar içerisindedir, iradesi de zayıftır. Hasta bir kimse fazla bir şey isteyemez, umutları yoktur, ufku yoktur, planları yoktur. Demek ki, sağlıklı olmanın da önemi büyüktür. Bedenimize özen göstermek zorundayız ki, isteklerimiz de ona göre gelişsin.

Bitkin ve hasta bir bedenin tek arzusu vardır, o da iyileşmektir. Hatta bazıları yaşamdan ümidini kesmiş ve kendisini ölüp kurtulmaya endekslemiştir.

Günümüz insanı "Bilmeyen ve Hissetmeyen" bir toplum görünümündedir. Her şeyi var, fakat farkında olmadan bir yaşam sürdürüyor. Otomatik bir yaşam, kendisini sorgulamayan bir yaşam.

Zaman içinde "Hisseden, fakat bilmeyen" bir toplum oluştu. Hisseden, sadece hislerini kullanan, ancak düşünce eyleme dönüştükçe bilgiler elde etmeye başlayan beşer formu oluşmaya başladı. Hisseden, ama bilmeyen bireyde, farklı ve ters bir gelişme oldu.

"Bilen, ama hissetmeyen" bir insan modeli ortaya çıktı. Bu 19. ve 20. asırda oluştu. Dünyamızın bugünkü durumu, bu varlıkların eseridir. Bunlar bilirler ve hissetmezler. Yasaları, yasaları biliyorlar, ama hissetmiyorlar, çünkü sezgileri yok. Bireyi hissetmiyorlar. Bireyi sadece maddenin bir parçası olarak görüyorlar. Bunlar makine bireyi yaratan varlıklar. İnsan sanki bir robot gibi düşünülüyor. Bilen, ama hissetmeyen kimseler bunlar.

Görüyorsunuz, denge olmadığı zaman toplum dejenere oluyor. Bizim hem enerji üretmemiz, hem de enerjiyi gerekli yerlerden almamız gerekir. Bazı topluluklar "Bilgi çağı" gibi laflar ediyorlar ama insanı tanımıyorlar, onu hissetmiyorlar. Onu tanımaya çalışıyorlar ama mekanik olarak, anatomik olarak tanımaya çalışıyorlar. Bu günlerde Avrupa'da çok yaygın bir şekilde tıbba karşı bir güvensizlik var. Amerika'da dahil, eski halk ilaçlarına, doğal beslenmeye dönülmüştür. Bu nereden ileri geliyor? Bilen, ama hissetmeyen insanın üzerinde oluşan tahribattan ileri geliyor.

Tıp insanlarla yeterli ilişki kuramıyor. İnsanların hislerini anlayamıyor. Onların beklediği hissi enerjiyi onlara veremiyor. Sadece fizyolojisiyle meşgul. Herhangi bir organ ele alındığında, o sadece kaslardan ibaret değil, holistik bir bakışla onun bütününü dikkate almalıdır.

Bilen, ama hissetmeyen bireyin trajedisini biz zaten kendi içimizde de yaşıyoruz. Nihayet 21. yüzyıl içinde sanıyoruz ki, beşeriyet gerçekten "Bilen, aynı zamanda da hisseden" insan durumunu yaratmak zorundadır ve böyle olması da beşeriyetin mukadderidir.

Hem bilen, hem hisseden birey… Hem bilgisi var, hem de hissiyatı var. Yani, sevgi enerjisinin dolaşımı normal hale geliyor. Nefret etmek, kin tutmak, şöyle oldu, böyle oldu, demek yok. Özetle negatif duygulara, enerji tüketen varlıklara artık gereksinim kalmıyor. Sürekli olarak enerji üreten varlıklara gereksinim vardır. Onlar niçin bu enerjiyi üretmeleri gerektiğini, niçin yüksek düzeyli titreşim halinde bir düşünce odaklaması gerektiğini bilen varlıklardır.

Tekâmül akışının farkında olan şuurlu, iradeli varlıklar oluşuyor. "Bilen ve Hisseden" kimseler.

Buraya kadar klasik bir ayrım oluyor ama bunun içinde ara mertebeler de var.

İşi bilgi bakımından ele alırsak, "Bilmeyen ve Hissetmeyen" bireyden başlamıştık, ama bildiğini bilmeyen kimseler de var; bunlar yaşam içinde ve geçmişten getirmiş olduğu bilgilerinin farkında değillerdir. Oysaki kendisinde çok büyük güçler vardır. Bugünkü insanlığın hali de budur.

Herkeste potansiyel olarak çok büyük güçler, çok büyük kabiliyetler vardır. Büyük yetenekler vardır ama bunların farkında değildir. Hala kendisini güçsüz ve yetersiz bulur. Bireyin bundan kurtulması gerek. Bu da enerjinin, devinimin nasıl olduğunu fark etmekten geçer. Bildiğini bilmeyen insan kadar zavallı bir durum olamaz.

Bir de biz yeni bir felsefe ürettik, "Bilmediğini bilen insan". Bu da büyüklük oluyor çünkü yanlış anlaşılıyor. Bunun yerine, kişi ne biliyorsa, onu uygulamalıdır. “Ben bunu biliyorum.” diyebilmelidir. Bu gururlanmak değildir. Her işin altında bencillik, kendini övmek vb. şeyler yatmaz ki! Bir işi biliyorsanız, “Ben bunu biliyorum.” deyip uygulayacaksınız ve ona göre de hareket edeceksiniz.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

Download Full Premium themes - Chech Here

София Дървен материал цени

Online bookmaker Romenia bet365.ro